Archive for the ‘Tarih Ders Notları’ Category

Tarihi gerçekler doğru yazılmalı

SAPTIRILAN İKİ GERÇEK VAR

Türkiye’de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı’yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek…

OSMANLI-ATATÜRK MÜNAKAŞASI...

Konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı’yı, Atatürk’le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur. Türkiye’de gerçek tarihin yazılması için engeller var mı? Bazı tarih gerçeklerini yazan tarihçinin başı belaya girer mi? soruları hâlâ halkımızın çok ilgisini çekiyor. Bir kısım vatandaşlarımız, tarih gerçeklerinin çarpıtılarak kendilerine öğretildiği veya telkin edildiği duygusu ile rahatsız oluyor. Hâsılı bu konu, gündemden düşmüyor… Resmî tarih ile gerçek tarih çelişiyor mu? muammâsını çözümlemek için, resmî tarihin ne idüğünün iyi açıklanması gerekir. Efendim resmî denen tarih, tarih üzerinde, o devletin görüşüdür. Bu görüş, devlet rejiminin geçmişe bakış üslûbudur. Bu üslûb içerisinde, rejimin güç kazanacağı veya gücünü koruyacağı farzedilmiştir…
GERÇEKLER YAZILMALI

Resmî tarih, demokrasi dışı rejimlerle yönetilen devletlerde amansızdır. Aykırı bir şey yazanın başı belâya girebilir. Demokrasilerde böyle şey olmaz. Her türlü tarih gerçeği açıklanabilir. Ama demokrasilerin de bir resmî tarihi vardır, sadece ilk ve orta öğretimde geçerlidir. Zira geleceği simgeleyen çocukları, kendi felsefesine göre yetiştirmek, demokrasilerde bile, devletin sadece hakkı değil, görevi de sayılmıştır. Demokrasilerde bu iş üniversitelere, akademilere, tarih yayınlarına uzanamaz. Profesör, akademisyen, uzman tarihçisi, istisnasız bütün gerçekleri yazabilir. Ama bunun bile sınırlaması olduğu görülürNasıl bir sınırlama? Tarihin bir üslûb içinde kaleme alınması gerekir. Zira tarih elbette en önemli soysal ilimdir. Ama Herodot’tan bu yana 2.500 yıldır, aynı zamanda edebiyatın bir türüdür. Tarih araştırıcısı ile gerçek tarihçinin farkı büyüktür. Olayları, kitlelerde patlama oluşturmayacak şekilde sunmak, bir kalem hüneridir. Diğer bir sınırlama bilhassa son dönemler için geçerlidir. En demokrat devletler, meselâ İngiltere, bazı tarih belgelerini ilim adamlarına açmazlar. Son asrın, hattâ son bir buçuk asrın gizli istihbarat belgelerini, ünlü BİS (British İntelligence Service) arşivini inceleyemezsiniz. Türkiye’de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı’yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek… Buna bugün bazı vatandaşlarımız çok kızıyorlar. Ama bu gelişme, pek çok demokrat ülkenin tarihinde vuku buldu. Türkiye’ye mahsus değildir. Eski rejimin kötü taraflarını abartarak göstermek, yeni rejimi savunmak için şart sayıldı. Resmî tarih görüşüne ilk ilmî başkaldırı, 1941 yılında, Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan gibi Köprülü ekolünden çok büyük bir tarihçi tarafından, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası’ndaki büyük bir makale ile yapıldı. 1941 yılında Ankara’dan küçük bir memurun telefonu ile İstanbul’da gazeteler kapatılıyordu. Bu bakımdan Prof. Barkan’ı, saygıyla ve rahmetle anıyorum. Üstelik o zaman üniversiteler, milli eğitim bakanlığının emrinde idi. Prof. Barkan bir zarar görmedi. Üstelik hemen o yıllarda Hasan Âli Yücel, doğrusu resmî tarihle hiç ilgisi olmayan İbnülemin Mahmud Kemal İnal üstâdımızın kapital eserlerini, Devlet yayını olarak neşretti. Demek sıkı rejimlerde bile, doğru bir üslûp içinde uzman, yetenekli kalemler yetişti. Ama Atatürk aleyhine, Türk milletinin en az üçte ikisini inciten, üstelik birçoğu uydurma veya abartılmış şeyler yayınlandı. Atatürk konusunda yasa çıkartıldı. Benim bildiğim kadarıyla tek kişi hakkında yasa, hukukun genel kurallarına aykırıdır. Zira Atatürk’ü incelemek, hakkında hüküm vermek tarihçinin işidir. O dönem Dünya tarihini bilmeyen bir kişi, bu işi asla yapamaz. Yanılgıdan yanılgıya düşer. Bütün Türk büyükleri için yazılan haksız yazılar ve eleştiriler, millî vicdâna çarpar. Hür irademle yazdım Binâenaleyh bugün tarihçinin tarih gerçeklerini yazamayacağı iddiasını ben kabul etmem. Zaten hiçbir zaman kabul etmedim. Aslâ gerçeklerden ve kaynaklardan ayrılmaksızın, her tarih konusunu, istediğim gibi, hür irâdemle yazdım. Bu hususta çekinen, korkan tarihçilerimiz varsa -ki vardır- bizi ilgilendirmez. Ama kalemi eline alan, hele ilim alanında bulunan bir kişinin, şu veya bu korkuya kapılmasını sempatiyle karşılamam. Bu korkunun da geniş ölçüde menfaat duygusundan ibaret bulunduğunu söyleyebilirim… İlim ve tefekkür, korkusuz kalemlerle ilerler. 6. asırda korkusuz bir Bizans tarihçisi olmasaydı biz bugün İmparatoriçe Teodora’nın biyografisini bilemezdik. Bu işin münakaşasını günümüz Türkiye’sinde yapmak, bana çok küçültücü geliyor… Kaldı ki, bugün milletten saklanan bir tarih sırrı olmadığını açıkça söyleyebilirim. Saptırmalar, ideolojik çarpıtmalar elbette vardır. Ancak, gerçekler kendini belli eder. Kitleler ve insanlar asla uzun müddet için kandırılamaz. İnsanoğlu denen üstün yaratık, olağan üstü meraklı bir varlıktır. Gerçeği öğrenmek için elinden geleni yapar… Çok açık söylemek gerekirse, konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı’yı beğenmek, aslâ Atatürk’ü beğenmemeyi gerektirmez. Osmanlı’yı, Atatürk’le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur. Üçüncü Selim olmaksızın Osmanlı generali Mustafa Kemal Paşa’nın aslâ Atatürk şeklinde oluşamayacağı fikrine, sanırım her tarafsız ve yetenekli tarihçi katılır. Atatürk’ü dışlayarak Osmanlı’yı sunmak, hem ilim dışıdır, hem millî vicdanca kabul görmez. Bunun gibi Osmanlı’yı dışlamak, küçültmek, hele ona hakaret etmek, ilim ve akıl bakımından sapık bir tutumdur. Osmanlı’ya karşı böyle davranan bir yayın organı ciddi tiraj kaybeder. Bir parti büyük oy yitirir. Zira yalan, yalancıya geri döner. Onun içindir ki büyük devlet ve fikir adamları, katı gerçeklikleriyle tarihe geçmişlerdir. Şimdi ben bu yazıyı yazdığım için hiçbir zarara uğramayacağım. Sadece yazımı beğenen ve beğenmeyen okuyucularım fikirlerini belirtecekler, bu da onların en tabiî hakkıdır. Bilmem, tarihi doğru yazmak meselesini çoktan aştığımızı ifâde edebildim mi?.. 14.01.2012

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yilmaz-oztuna/520815.aspx,erişim:12.01.2012

Osmanlı Devletinin Temel Özellikleri

Osmanlı Şeceresi
Osmanlıların soyuyla ilgili olan kaynakların coğu efsaneler icerir. Çünkü ilk döneme ilişkin yazılı kaynaklar günümüze ulaşmamıştır. Genellikle bu tur kaynakların ilk örnekleri II.Murat zamanında görünür. Bu türden efsanelerin çoğunda, Osmanlı hanedanının “Nuh-Yafes-Türk-Oğuz Han”a dayandırıldığı görülebilir.
Buna gore Osmanlılar; Oğuz Han’ın 6 oğlundan Gun Han’a ve onun soyundan gelen Kayılara dayanıyordu. Fakat bazı kaynaklar Gün Han yerine Gök Han’ı kullanır.
Türk geleneğine göre bir “meşrulaştırma” arayışının yanı sıra, İslami köklere referanslar gönderildiği de görülmektedir. Mesela, Enveri, Oğuz Kağan’ın, bir Oğuz reisinin kızıyla, bir sahabenin oğlu olduğunu ifade eder. Gercekte, butun bunlar efsanelerden ibarettir. Tarihsel kanıtlarla bildiğimiz Osman Gazi’nin babasının Ertuğrul Gazi olduğudur. Ama Ertuğrul Gazi’nin babasının Süleyman Sah olup olmadığı dahi tam olarak bilinmemektedir. Nehri geçerken boğulduğu (mezarı Caber Kalesi’ndedir) doğru mudur? Kesin kanıtlarımız yok. Mesela, 1450-80 yıllarına ait Şükrullah, Aşıkpasazade, Bayati ve Oruç Bey gibi tarihçiler Süleyman Sah hikayesini anlatırlar. Ama Ahmedi gibi kaynaklarda Ertuğrul’un babası Gündüz Alp olarak anılır. Nesri tarihinde ise bu iki versiyonun birden varlığından soz edilmektedir.
Bu kroniklerde ayrıca Osmanlıların ilk günden itibaren Sünni Müslüman olduklarına vurgu yapılır. Mesela Bayati’nin 1481 tarihli kitabında bir yandan Osmanlıların Oğuz Han’ın torunu olduğunu belirtirken, bir yandan da Hz. İbrahim zamanından beri “doğru yolu” takip etmiş, tek tanrıya inanan Sünni Müslümanlar olduklarını vurgular.
Rüya motifleri:
Bu “meşruiyet” kazandırma çabaları içinde rüyalarla ilgili hikâyelerin önemli bir yeri vardır. Bazı kaynakların Ertuğrul Gazi’ye bazılarının ise Osman Gazi’ye atfettiği bir hikâyeye göre; Kayı aşiretinin lideri, bir şeyhin (Seyh Edebali) evinde Kuran’a duyduğu saygıdan dolayı uyuyamamış, ama uykuya dalınca da rüyasında hilalin şeyhin göğsünden kendi göğsüne girdiğini, daha sonra göğsünden büyük bir çınar ağacının çıktığını görmüştür. Rüyayı şeyhe anlatınca, Edebali, onu kızıyla evlendirmiştir.
Osmanlı Devlet İdaresinde Sünni İslâm’ın Rolü
Osmanlılar dısarıya karsı siyaset izlerken kullandıkları dinsel kavramların buyuk bolumunu, donemin uluslararası konjonkturunu dikkate alarak yapmaktaydılar. Temel kavramları (Gaza, cihat, gazilik) bu sartları goz onunde bulundurarak yorumladılar.
Mesela, XVI. yuzyılın basında Đran’da Sii Safevi hanedanı iktidara geldiğinde (1502) ve Osmanlı topraklarında propaganda faaliyetlerini artırdığında, Osmanlılar da karsı propagandaya gectiler. Bu cercevede, zaman zaman Safevilerin “kafir” olduğunu soyleyenler bile coktı. Bu yapılırken “Gaza” nın kapsamı Safevileri de icine alacak bicimde genisletildi. 1549’da Seyhulislam Ebu Suud Efendi’nin bir fetvasıyla Safevilere karsı savas “gazaların en buyuğu ve bu yolda olenlerin sehitliğin en yuksek mertebesine ulastığı” tescil edildi.
Tabii, Osmanlı’nın Sunni Đslam’ın savunuculuğunu ustlenmesinde bir onemli etken de, Mısır’ın fethiyle birlikte, kutsal emanetlerin Đstanbul’a getirilmesi ve yaygın bir inanısa gore, son Halifenin, hilafet makamını Osmanlı sultanına devretmesidir. Bunun bir devirle olmadığını, hatta XVIII. yuzyıl sonuna kadar Osmanlı hukumdarlarının halife unvanını kullanmadıklarını soyleyenler olsa da, daha XVI. yuzyıldan itibaren, Osmanlı sultanları icin cesitli kaynaklarda “halife” unvanının kullanıldığı gozlenebilir. Fakat, hilafetin bir politika, ozellikle de dıs politika aracı haline getirilmesi ise Osmanlı Devleti’nin son yuzyılında soz konusu olacaktır. İslam’a verilen referanslar Osmanlı hanedanın ve devletine, diğer devletler ve tebaa uzerindeki mesruiyetini artırmak, icin devletin en guclu olduğu XVI. yuzyılda da sıklıkla kullanılmıstır. Ancak XIV. ve XV. yuzyıllardan farklı olarak artık avami sayılan ruyalara atıflar yapılmıyor, donemin tarihcileri, ulemanın gayretleriyle daha bilimsel temellere ulasılıyordu. Mesela Lutfi Pasa 1540’larda yazdığı Tevarih-i Al-i Osman’da, Kutub-u Sitte’den (Altı Hadis kitabı) Ebu Davud’un Hadis kitabında yer alan bir hadise yer vermektedir. Buna gore, “Her yuzyılın basında Yuce Allah, cemaate imanı ve hukumranlığı yenileyecek bir müceddid (yenileyici) gonderecektir.” Lutfi Pasa bu hadisten hareketle, putperest Moğolların 1200’lerde Anadolu’yu istilasından sonra Osmanlıların İslam’ı ihya ettiğini, Hicri IX. yuzyılda Celebi Mehmed’in Timur istilasından sonra aynı seyi yaptığını, XVI. yuzyılda da Yavuz Sultan Selim’in Safevilere karsı dini koruduğunu ifade etmistir.
Dolayısıyla hadiste gecen mücedditlerin Osmanlı sultanları olduğunu belirterek, Osmanlılara bir kutsiyet atfetmiştir.
Benzer seyleri XVI. yuzyıl sonu ve XVII. yüzyılın basında Hoca Sadettin Efendi de Tacit’ut Tevarih’de belirtmistir.
Meşrulaştırmada Lakapların Kullanılması
Osmanlı hükümdarı icin kullanılan lakaplarda (elkab), onun genel olarak Turk ve Đslam tarihindeki yeri ve mesruiyeti ile yabancı devletlerle iliksilerde neden “ustun bir konumda” olduğu vurgulanmaktadır.
1- Halife-i Rabbülalemin (İki alemin rabbinin halifesi)
2- Varis-i Hilafet ül Kübra (Hz. Muhammed’in haleflerinin varisi)
3- Zillullah-ı zelil-i ala kaffeti’l umem (Bütün insanları koruyan Allah’ın gölgesi)
4- Mahzar-ı Kelimetullah-ı Ulya (İlahi iradenin tecelli aracı)
5- Mucahidin-i Fisebilillah (Allah yolunda cihad eden)
6- Kahir’ul Kurum-u Sultan’ül-Arab ve’l-Acem ve’r-Rum (Romalıların, Acemlerin, Arapların Sultanı, Hükümdarların fatihi)
Cihan hakimiyeti iddiasında bulunmak icin bu tur lakabların kullanılmasının gerekliliğine inanıldığı gibi, Avrupa devletlerinin hukumdarları icin de, yazısmalarda, bunlara benzer tabirler kullanıldığı gorulmektedir. Elkab kullanımı, Klasik diplomatik yazısma tekniğinin onemli bir parcası haline gelmistir.
Saltanatın El Değiştirme Yolları
Osmanlılarda saltanat ve verasetin nasıl olacağına dair bir kanun 1876’ya kadar yoktu. 1876 kanunuyla hanedanın en yaşlı kişisinin hakanlığı kabul edildi. Ancak tabii ki, bu konuda bazı teamüller oluşmuştu. Eski Türk hükümdarlık anlayışına göre hakimiyetin kökeni Tanrı’ydı. Osmanlının ilk döneminde de bu anlayışı görüyoruz. “Hakkaniyet Allah’ın lütuf ve inayetiyle bir sahsa verilir”. Ancak uygulamada, fiilen hâkimiyeti eline geçiren bu lütuf ve inayete ulaşmış sayılıyordu.
Fatih (I. Mehmet) Kanunnamesi’nde “evladımdan her kimse saltanat müyesser ola” deniyordu. Yani kimin sultan olacağı, hangi sıranın takip edileceği belirtilmiyordu. Bu durumda genellikle, şehzadeler arasında bir mücadele kaçınılmaz olmaktaydı.
Yine de, teamül en büyük oğlun padişah olmasıydı. Bazen, padişah henüz sağken en büyük oğula sınır kuvvetlerinin komutası verilirdi. (Çünkü en büyük askeri kuvvet ilk devirlerde sınır boylarındaydı). Bu durumu, en büyük oğulun babasını tahttan indirmesini engellemek için mümkün olduğunca başkentten uzak tutulmasıyla izah edenler de vardır.
Daha sonraki yıllarda Kapıkulu sistemi geliştikçe, en büyük oğulun başkente yakın bir yere atanması usulüne geçildi. XVI. yüzyıl sonlarında şehzadelerin vali veya sancak beyi olarak şehirlere gönderilmesinden vazgeçildi. Çünkü bu taht mücadelelerine, ic savaşa yol acıyordu.
Tüm şehzadeler sarayda tutulmaya başlandı. Bu ise kadınların ve yeniçerilerin de, zaman zaman taraf oldukları, “saray entrikalarının” doğmasına yol actı.
Kardeş Katli
Yıldırım Beyazid zamanından itibaren, Sultan’ın bir ic savası önlemek için kardeşlerini ortadan kaldırması bir teamül haline geldi. I. Mehmet bunu Kanunname’sine koydu ve “nizam-ı alem icin ulema da bunu tecviz etti” (onay verdi). Eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülkenin kardeşler arasında paylaşılması (üleşme) adeti Osmanlı’da yoktur. 1422’de II. Murat ve kardeşi Mustafa, 1481’de II. Beyazid ve kardeşi Cem arasında bu tur bir paylaşma gündeme geldiyse de, askeri bürokrasi tarafından şiddetle reddedildi.
1617’ye kadar saltanat babadan oğula geçti. (tahta gecen sultan kardeşlerini bir şekilde bertaraf ediyor. Kendi oğullarının önünü acıyordu) 1617’den sonra ise Sultan Mustafa’nın tahta geçirilmesiyle, hanedanın en yaslı erkek üyesinin tahta geçmesi adeti yerleşti.
Padişah ve Tebaası
Osmanlı Devleti, Türk adetlerini ve Batı, özellikle Roma ve Bizans usullerini yönetim tarzında zaman zaman benimsemişse de devletin ana ekseni İslam hukuku etrafında dönmektedir. Son derece sade bir bicimde padişah ve tebaanın durumu, “İslam topluluğu (ümmet) ve onun basında şeriatı uygulamakla görevli imam” biçiminde açıklanabilir.Teoride;
a)Osmanlı toplumunda Müslümanlar eşittir.
b)Şeriat, ırk ve sınıf ayrılıkları yoktur.
c)Tüm tebaa “Müslümanları Allah yoluna sevk eden sultana” mutlak itaat etmek zorundadır.
d)Sultan’ın temel görevi tebaası arasında “adaleti” tesis etmektir. Padişah kimsenin zulüm yapmasına izin vermemelidir.
Osmanlı sultanının, özellikle XIX. yüzyıla kadar (Tanzimat) otoritesi mutlaktır. Padişah istediği gibi “yüksektekileri alçaltır; alçaktakileri yükseltir”. “Tanrı’nın zatına mahsus mutlak otorite sıfatı onda tezahur eder”.
Tebaa yönetenler (Askeri) ve yönetilenler (Reaya) olarak ikiye ayrılır.
Askeri (Seyfiyye / Kapıkulu): Padisahın sahsına bağlıdır. 1-Padişah, 2-Tımar sahipleri (seyfiyeye), 3-Ulema (ilmiye), 4-Bürokrasi (kalemiyye)
Reaya(Raiyyet rüsumuna tabi olanlar); 1.Vergi verenler, 2-Ciftci, 3-Koylu, -Zanaatkâr, 4-Esnaf’tan oluşmaktaydı.
Yönetim İlkeleri:
Osmanlı Devlet yönetimi iki görüsün karma bicimde birleştirilmesinden oluşmuştur.
1-“Yöneten-yönetilen ayrımı ve adaletin sağlanması devletin ali menfaati içindir Padişah mülkün sahibidir. Hazine, asker, reaya onundur. İstediği gibi tasarruf eder. Gaye devletin bekasıdır”.
2-“Gaye hukukun / seriatın uygulaması, adaletin sağlanmasıdır. Siyasi otorite ancak Allah’ın emirlerini uygulamak icin vardır”.
Dönemsel olarak bunlardan biri veya öteki on plana çıkmıştır. Ama genellikle devletin mutlak otoritesi ile şeriatın hâkimiyet ilkeleri uzlaştırılmıştır. Dolayısıyla şeriatı temsil eden ulema ile devleti temsil eden ümera (komutanlar) padişahın sahsında birleşmiştir. Bu nedenle Osmanlı’da, İran benzeri bir mollalar sınıfı (Hıristiyanlıktaki ruhban gibi) yoktur. Sünni İslam’ın resmi olarak benimsenmiş olması da, siyasi gücü de olan bir dini sınıfın varlığını engellemiştir.
Osmanlı devlet sisteminin temelinde, ulema, ümera ve bürokrasinin işbirliği yatar. Bu işbirliği aksadıkça, yönetim de bozulacaktır. Veziriazam hem ulemanın hem ümeranın basıdır. Hâlbuki Osmanlı’da önceleri askeri otoriteyi beylerbeyi, sivil otoriteyi vezir temsil ediyordu.
Neden Örfi Hukuk?
Osmanlı Devleti’nin dış iliksilerinde de sıklıkla göreceğiniz gibi, Padişah bazen (ve bazı padişahlar döneminde sıklıkla) şeriat dışına çıkmıştır. Bu sayede, düşmanla (Kâfirler) sürekli sınırdaş olan devletin mutlak otoritesini güçlendirmeye çalışmıştır.
Örf, “hükümdarın toplumun genel iyiliği için, şeriatın dışında sırf kendi iradesine dayanarak çıkardığı kanunları” ifade eder. Buna Latince’de “principis” denir. Bunu, halkın kullandığı anlamda örf ve adetle karıştırmamak gerekir. Sultan isterse halkın örf ve adetlerini kanun düzeyine çıkarabilir, ama isterse kendi örfünü (Orf-i Sultani) koyar.
İslam hukuku içinde örfin yeri tartışmalıdır. İbn-i Haldun dâhil bir kısım önemli isim, örfi hukuku gayrimeşru sayarlar. “Her şey şeriat içinde halledilmelidir”. Bir kısım ulemaya göreyse, şeriatın dışında kalan meselelerde, şeriatın cevaz verdiği ölçüde örf tatbik edilebilir.
Türk-Moğol geleneğinde örfün yeri çok eskiye dayanır. Eski Türk hakanları Töre koyarlardı. Cengiz Han meşhur Yasa’yı hazırlatmıştır. Cengiz’in Müslüman olan halefleri bile Yasa’ya uymuşlardır. Ama bu durum Yasa’yı savunan ümera ile Şeriat’ı savunan ulema arasında Selçuklu döneminde rekabete yol açmıştır.
İlhanlılarda, Akkoyunlularda, Osmanlıların ilk döneminde hükümdarın doğrudan kendi iradesiyle koyduğu çok sayıda yasa ve yasakname vardı. Tabii örfi hukuk ve ser’i hukuk birlikte yer alınca Osmanlı’da (Selçuklu ve İran geleneğinden intikal eden) devlete (yönetenlere) mensup sınıfları yargılayan kadı askerlik (kazaskerlik) müessesesi kuruldu. Sıradan halk ise ser’i hukuku uygulayan kadılara gidiyordu.
Osmanlı devletinin başlangıcından itibaren, devlet yönetiminde örfi hukukun varlığına aşağıdaki örnekler verilebilir:
1- Osman Gazi’nin pazarda baç vergisi almasının dayanağı şeriat değil, töredir.
2- Orhan Gazi’nin şeriata değil töreye dayandığını yazan kaynaklar vardır.
3- Yıldırım Bayezid’in pek çok konuda kendi basına kanun koyması ve bu nedenle ulemadan Molla Fenari ile tartışmaları; yine Bayezid’in tamamen örfi yöntemlerle kul sistemini, topraklarının kayıtlarının tutulması yöntemini uygulamaya koymasıdır. Ancak, 1416 Şeyh Bedrettin hareketi sırasında, Osmanlı yönetimi, hukukun örfi karakterini ilk kez yoğun bicimde ser’i unsurlarla guclendirmistir.
4- I. Mehmet İstanbul’u fethinden sonra elde ettiği sınırsız otoriteyle merkezi bir imparatorluğu kesin olarak kurmuştur. Devlet teşkilatında yaptığı yeniliklerle örfi hukuku yine öne çıkarmıştır. Padişahların yaptığı kanunlar, verdiği beratlar ancak kendi dönemlerinde geçerliyken, Fatih kanunnamesinde bu maddelerin “atalardan” geldiği ve ebediyete kadar uygulanacağı ifade edilmekteydi. Yani Fatih kendisini kanun koyucu yerine koyarak tüm varislerini ve haleflerini bağlamaktaydı. Son olarak, örfi hukuk gayrimüslimlerden intikal eden bazı kanunları da içermektedir.
Osmanlı Devleti fethettiği yerlerdeki halkı hem ser’i hem de alışageldikleri usullere göre yönetmiştir. Bu durum en çarpıcı bicimde Hıristiyanlardan alınan vergilerde görülmektedir. Mesela, sadece Hıristiyan tebaanın ödeyeceği vergiler vardır. Bunlar ser’i değildir ama kanun haline gelmiştir:
İspence: Hıristiyanlardan alınan cift resmi. Sarap ve Domuz vergileri.
Gerdek Resmi:Evlenirken verilen vergi (feodal adetlerden miras kalmıs).
Cerime: Kanuna gore bir suc karsılığı olmadan verilen ceza (para cezası).
Bac/Bac-ı buzurk : Yol vergisi
Osmanlı ceza hukukunda da, kısas, diyet gibi ser’i esaslar yanında, şeriatça tayin ve tespit edilmeyen ta’zir cezaları vardır. Bunları Sultan örfi hukukla tayin ederdi bu cezalar fermanlarla halka ilan edilirdi. Mesela para cezaları, diyetin miktarı gibi. (sahte para basmanın cezası, sakal kesmenin cezası, vs.)
Genel olarak Osmanlı Coğrafyası:
Osmanlı Devleti 623 yıl boyunca varlığını sürdürmüştür. İlk 400 yıl boyunca genişlemiş ve en geniş sınırlarına ulaşmış, son 200 yıl içinde ise toprak kaybı yaşamıştır. Yine de Osmanlı Devleti, yıkıldığı donemde bile, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında cok geniş bir alana yayılmıştı.
Osmanlı ülkesine “Memalik-i Osmaniye” denirdi. (Osmanlı memleketleri/mülkleri /Osmanlı ülkesi). Memalik-i Osmaniye’nin genişlemesi aşağıdaki şekilde oldu:
1- Ertuğrul Gazi’nin ölümünde Kayı toprakları 5.631 km2
2- Osman Gazi’nin ölümünde (1324) 16.000 km2
3- Orhan Gazi 95.000 km2
4- Yıldırım Bayezid (1402) 430.407 km2
5- II. Murad (1451) 880.000 km2
6- Fatih Sultan Mehmed (1481) 2.214.000 km2
7- Yavuz Sultan Selim (1520) 6.557.000 km2
8- Kanuni Sultan Suleyman (1566) 14.983.000 km2
9- III. Selim (1574) 15.162.000 km2
10- III. Murad (1595) 19.902.000 km2
11- Karlofca Antlasması (1699) sırasında 20 milyon km2’nin uzerinde
Dağılma Donemi: – 1913 yılında: 4.980.000 km2
Bunun kıtalara göre dağılımı: Avrupa: 180.000 km2 Asya: 1.800.000 km2 Afrika: 3.000.000 km2
En Genis Haliyle Osmanlı Toprakları Bugünkü Hangi Ülkeleri / Bölgeleri Kapsıyordu?
A.Avrupa’da:Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan,Hırvatistan’ın bir bölümü, Macaristan, Makedonya ,Moldova, Ukrayna (kısmen), Romanya, Yunanistan, Slovenya’nın bir bolumu,Karadağ, Kosova,Sırbistan,Rusya Federasyonu’nun Kafkas ya’daki topraklarının bir bölümü,Azerbaycan, Gurcistan, Ermenistan (kısmen), Cezayir,
B.Afrika’da:Fas (çok kısa bir donem),Libya, Mısır, Tunus, Sudan ve Etiyopya (kısmen), Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Filistin, Irak, Lübnan, Kuveyt, Suriye, Katar, İsrail.
C.Asya’da: Kıbrıs Adası (KKTC-GKRY), Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün, Yemen(1)

Prof. Dr. Çağrı Erhan

(1) http://www.acikders.org.tr/pluginfile.php/3770/mod_resource/content/1/2-hafta.pdf,erişim:13.08.2014

Osmanlıdan Cumhuriyete Tarih Anlayışına Tesir Eden Faktörler

Tarih anlayışı, ( tarihi anlama / anlatma biçimi veya anlama gücü ) konusunda benimsenen düşünceler ve inançlar incelenirken, geçmişin tanımlanmasında belirleyici rol oynayan siyasî kültürün göstergesi siyasî iktidarın niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Islâhat, inkılâp, ihtilâl, devrim gibi kavramlarla ifade edilen büyük değişme ve gelişmeler, o ülkede yaşayan bir topluma yeni bir kimlik kazandırır. Böylece, o toplumu tanımlamanın ve tanımın unsurları da değişir. Tarih de değişme ve gelişmelere paralel olarak tamamen veya kısmen değişikliğe uğrar. Tarih anlayışında yeni akımların meydana gelmesi, büyük ölçüde / genellikle siyasî düşünce akımlarına paralel bir gelişme sonucudur. Osmanlı tarih yazıcılığının 15’inci yüzyılın sonunda yükselme göstermesi “ büyük bir imparatorluk kurma sonucu “ ile bağlantılı görülmektedir . 19’uncu yüzyıl Fransız tarih yazıcılığının ana özelliği Fransız İhtilâli’nin yoğun etkisi altında şekillenmesidir. Fransa’da tarih yazımına ilham teşkil eden siyasî düşünce akımları içinde en etkili olanı milliyetçiliktir.  Devamını oku… Read the rest of this entry »

Osmanlı Tarihçileri

Osmanlılarda tarih yazıcılığı, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan 100-150 yıl sonra başlamıştır. Osmanlı tarih yazıcılığının geç başlaması, Anadolu’da Osmanlılardan önce tarih yazıcılığının gelişmemesi ile bağlantılıdır.
A.Beylikler Dönemi (1243 – 1318)
Anadolu’da 13. ve 14. yüzyılda yazılmış olan eserlerde Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beyliklerinin tarihi anlatılmış, olaylar Osmanlı devletinin kuruluşuna kadar getirilmiştir.Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde (1075-1318) Anadolu’da daha çok Arapça ve Farsça eserlerin yazıldığı görülmektedir. Bu dönemde Arap dili “din ve hukuk” alanında, Fars dili “sanat ve edebiyat” konularında egemen olmuştur.Türkçe olarak yazılmış “Danişmendname” ve “Battal’name” gibi eserler, Anadolu’da Türkçe tarih yazıcılığını başlatmıştır. Ayrıca Taberi, İbn Kesir gibi İslam tarihçilerinin eserleri Türkçeye çevrilmiştir. Dönemin ünlü tarih kitapları
El-Evamirü’l-Alaiyye di’l-umüri’l-Alaiyye, İbn Bibi
Müsameretü’l-ahbar ve Müsayeretü’l-ahyar (Tezkire-i Aksarayi), Aksarayi
Menakıbü’l-arifin, Eflaki Read the rest of this entry »

Frenk kralların Türkçe merakı *

Tarih boyunca Osmanlı’ya iltica edenler arasında Avrupalı krallar da vardı. Bu krallardan bazıları Türk diline ilgi duydular, Türkçe öğrendiler ve yazdıkları eserlerde Türkçe kelimeler kullandılar. Türkçe öğrenmekle yetinmeyip Türkçe gramer kitabı yazanlar da oldu.
Osmanlı Devleti tarih boyunca hem doğudan hem de batıdan dini ve siyasi nedenlerle ülkelerini terk eden binlerce mülteciye kapılarını açmıştır. Osmanlı’ya sığınanlar arasında üst düzey asker ve bürokrat bulunduğu gibi Avrupa siyasetine damgasını vuran krallar da vardır. Osmanlı’ya sığınan bu krallardan bazıları Türk diline ilgi duydular, Türkçe öğrendiler ve yazdıkları eserlerde Türkçe kelimeler kullandılar. Hatta bu krallardan 1849 yılında Osmanlı Devleti’ne sığınan Macar Kralı Lajos Kossuth Türkçe öğrenmekle yetinmeyip Türkçe gramer kitabı yazacak kadar Türkçe ile ilgilendi. Read the rest of this entry »

Tarihi ve Sosyolojik Açıdan Osmanlı Beyliği

 

Anadolu’da beyliklerin kuruluş sürecini anlamak için, bir zamanlar merhum Fuad Köprülü’nün belirttiği gibi, 13-14. Yüzyıllarda Anadolu’nun siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel gelişmelerini ilmî bir şekilde tahlil etmeliyiz. Tabiatıyla bunu daha geriye götürmemiz mümkündür, yani, meseleyi, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşması süreci çerçevesinde de düşünebiliriz; ancak, beyliklerin kuruluşunda birinci dereceden etkili âmilleri ararken 13. Yüzyılda Anadolu’ya bakmamız gerekir.
Bu bağlamda Moğol istilası, Anadolu Selçuklu Devleti’nin tedricen Moğol-İlhanlı denetimine girişi ve merkezî otoritesinin zayıflaması, bu süreçte vuku bulan göçler, merkezî otoritenin zayıflamasına paralel olarak Beyliklerin teşekkülü, Bizans’ın uç boylarındaki kontrolünün zayıflaması, İlhanlılarla rekabet halindeki Altın Ordu ve Memluk devletleri vb. etkenleri anmamız gerekir. Read the rest of this entry »

Osmanlı İmparatorluğu ve İslâm

 

Osmanlı imparatorluğu bugün, gerek Türkiye Cumhuriyetinin yaşamakta olduğu iç ve dış problemler, gerekse vaktiyle sınırları dahilinde bulunan komşu devletlerde cereyan eden olaylar ve bunların Türkiye`ye yansımaları dolayısıyla, aktualitesini bütün canlılığıyla korumakta ve dolayısıyla tartışılmakta bulunan bir büyük imparatorluktur. Dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, altı yüz yıl gibi çok uzun bir ömür sürmüş bu imparatorluğun siyasi ve idari yapısını, kurumlarını, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu karmaşık, dev bir toplumsal yapıyı, bütün yönleriyle, bütün görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek, açıklayabilmek, için yaklaşık bir yüz yıldır büyük bir emek ve gayret sarfetmekte ve yıllardan beri de önemli sonuçlar ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna rağmen, daha araştırılacak pek çok problem olduğuna, bunların araştırıcıları ve bilim adamlarına daha yıllarca meşgul edeceğine hiç şüphe yoktur. Read the rest of this entry »

Osmanlı Devleti’nin Kuruluş ve Olgunlaşma Süreci

Kökenler ve Tarihî Bağlam
Tarih sahnesine bir uç beyliği olarak çıkan Osmanlıların kuruluş süreci, konuya ilişkin kaynakların yetersizliği veya bu kaynaklar arasındaki bazı çelişkili ifadeler yüzünden farklı yorumlara sebebiyet vermiştir.[1] Bu farklılıklar daha çok “kurucu çekirdek”in mahiyeti üzerinde yoğunlaşmış olup Beyliği kuranların veya kuruluşta en önemli rolü oynayanların kabilevî bir topluluk mu, gaziler mi yoksa başka gruplar mı oldukları tartışılmıştır. Bu bağlamda, Osman Bey ve atalarının, ülkemizde genel kabul gören tezde olduğu gibi Kayı boyundan gelip gelmedikleri de tartışma konusudur.[2] Read the rest of this entry »

Osmanlı Tarihinde bilimin adı yok mu?

Üstad Necip Fazıl'ın hafızalarımıza kazınan harika mısraı: "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!" Meğer ki inanıyormuşuz… Nasıl mı? Osmanlı tarihi araştırmalarında genellikle Osmanlı'nın büyük hükümdarlarından, fatihlerinden, büyük sanatkarlarından, mimari ve estetik eserlerinden bahsedilir. Ama her nedense, Osmanlı'nın ilmî çalışmalarından bahseden çok az araştırma vardır. Hatta tam tersine, yobazca bir tavırla ilmin teknik gelişmelerine, (mesela matbaa) karşı çıkışlarıyla hatırlarız Osmanlıyı. Bu intiba bizde öyle yer etmiştir ki, eğitim hayatımız boyunca edindiğimiz yanlış veya eksik bilgilerin öyle tesiri altındayızdır ki, bu "teferruat" üzerine sanki psikolojik bir "ket vurma" yaşarız. Çünkü "Osmanlı'da ilmî çalışmalara önem verilmemiştir" gibi bir ön kabule sahibizdir. Read the rest of this entry »

Osmanlı Hanedanının Yapısı(Kitap)

A.D. Alderson, Osmanlı Hanedanının yapısı ( THA Structure of Otoman Dynasty), Terc: Doç. Dr. Şefaattin Severcin, İstanbul, 1988, İz Yayıncılık, 312 sayfa. Türker’de Mete’den Osmanlılarca kadar bütün Türk devletleri olan; başlıca Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karatanlılar, Gazveliler, Büyükselçuklular, Harizmşahlar, Anadolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılar da Devlet ve Kağan ( Sultan, Padişah) kutsaldır.Türker’de Kağan, “yeryüzünün hükümdarı” olarak düşünülürdü. Türk Kağanı adeta “ göğün yerdeki bir temsilcisidir” fakat o. Tanrı değildir. Türkler, sonsuz kudreti olan Tanrı’ya ve onun cihan hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine kesin olarak inanıyorlardı. Yani Türk devletlerinin Kağanı, yeryüzündeki bütün ülkelerin tek bir hükümdarı olarak telakki edilir ve Türk Kağanları “Tanırının Varlığı” ile bütün dünya ülkelerini yönetirdi. Read the rest of this entry »

Klasik Dönem Osmanlıı Siyasi Düşüncesi

On üçüncü yüzyılın son çeyreğinde, Anadolu Selçuklu Devletiin Moğol tahakkümü altında otoritesinin iyice zayıfladığı bir ortamda ortaya çıkan beyliklerin en mütevazılarından birisi olan ve fakat, gerek tarihî ve coğrafî şartların uygunluğu gerekse ilk Osmanlı beylerinin mahir siyasetleri sonucunda, tedricen bir cihan imparatorluğuna dönüşecek olan Osmanlı Beyliğiin hangi tarihî şartlarda kurulup büyüdüğü, oluşturduğu siyasî, sosyal ve kültürel yapıların tarihî temelleri vb. hususlar yüzyılımızın başından beri araştırıcıların ilgisini çekmekte ve çeşitli tartışmalara konu olmaktadır. Bu vesile ile Osmanlı kültürünün çeşitli veçheleri de tartışma gündemine girmektedir. Bu yazımızda biz Osmanlıların siyasî düşüncelerinin kaynakları ve bu düşüncenin niteliği hususunu incelemeye çalışacağız.İlk olarak şunu belirtmekte fayda var:Osmanlıların esas itibariyle tevarüs ettikleri tarihî mirası yeni şartlarda sürdürmenin dışında, İslam kültür ve düşüncesine orijinal katkılar yapmadıkları, sadece şerh ve haşiye niteliği taşıyan eserler kaleme aldıkları Osmanlılara yöneltilen tenkitlerin başında gelir

Bana soyadını söyle…

Nereden geliyor hepimizin ikinci isimleri… Dönüp başa baktığımızda, her zamanki adaletsizliğin soyadlarımızda da olduğunu görüyoruz. Önce elitlere ve asil ailelere, yağlı ballı soyadları dağıtıldı. Sonra kalan siyah Türklere ise verilen listeden ne denk gelirse o soyadı olarak takıldı. Çok tuhaf olanlar da buradan yadigar kaldı: Yalak Memeci, Hıyarcı, Dönek, Sıçan, Korkak Kıro, Kalça, Damızlık, Angut, Eşekcanbazı, Öküz, Tavuk, Gıcık, Öldürür, Şebek. Ülkemizde ışık hızıyla değişen gündemi örneklemek için hep şu örneği verirdim. ‘Bizdeki bir haftalık gündemle Norveç bir yıl idare eder.’ Sanki birileri duymuş olacak ki Norveç de, Güney ülkelerinin bir türlü başlarını alamadıkları terör belasına çattı. Şimdi mutlu ve huzurlu Kuzey ülkesi de bizim gibi diken üstünde uyuyacak. Ne yazık… Bu hafta izninizle akıp giden gündemin biraz dışına çıkayım. Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuya gireyim.Devamını oku

Bunlar tarih kitaplarıında yazmaz

Bernard Lewis “Köprülü ve Barkan zamanının büyük âlimiydiler, Halil İnalcık tüm zamanların büyük âlim demişti. İnalcık, öyle açıklamalar yaptı ki yer yerinden oynar…Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı dönemi ve Türkiye’nin siyaset hayatına yön veren simalarla ilgili açıklamalarıyla gündem oluşturacak. Bernard Lewis’in “Köprülü ve Barkan zamanının büyük âlimiydiler, Halil İnalcık tüm zamanların büyük âlimi…” dediği tarihçinin Fatih, Atatürk, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Bülent Ecevit gibi devlet adamlarıyla ilgili sözleri hayli tartışılacağa benziyor. Tarih kitaplarında yazmayan, hatıralarda yer almayan pek çok olay da ilk kez İnalcık’ın açıklamalarıyla tarihe geçiyor. 86 yıllık ömrüne onlarca kitap, yüzlerce makale sığdıran; hayatını bir medeniyeti siyasi ve ekonomik olarak tahlil etmeye adayan İnalcık’ın Emine Çaykara ile yaptığı nehir söyleşi, bugün ‘Tarihçilerin Kutbu’ adıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan piyasaya çıkıyor. Söyleşide, Osmanlı’ya ve Cumhuriyet dönemine ilişkin pek çok bilinmeyen konuya değinen İnalcık, Fatih’in annesinin Hıristiyan olduğunu, Mustafa Kemal’in Saray tarafından Samsun’a gönderildiğini söylüyor. İnalcık’ın ilginç bir iddiası da Cumhuriyet’in ilk yıllarında,hazineye gelir elde etmek için Topkapı Sarayı’ndaki tarihi eşyanın satılması emrinin verilmesi. 27 Mayıs ihtilalinin ekonomik sıkıntı çeken albayların işi olduğunu iddia eden İnalcık, Kürt meselesi hakkında da ilginç bilgiler veriyor. İnalcık kitapta, yakın dostları ve ailesiyle ilgili sırları da anlatıyor. ‘Medyaya konuşmak yerine makale yazmayı’ tercih eden İnalcık’ın kitabı, şüphesiz pek çok tartışmayı da beraberinde getirecek. İnalcık’ın söyledikleri bugüne kadar tarih ilminde hep doğru kabul edildi. Meslektaşlarının bu açıklamaları nasıl karşılayacağı ise merak konusu.

İşte İnalcık Hoca’nın kitabından ilginç başlıklar.
1.Türkler olmasaydı Ayasofya yerle bir olurdu: Türkler büyük masraflarla devamlı tamir yapmasaydı bugün Ayasofya Camii çoktan yerle bir olurdu. Fatih, Ayasofya’yı şehrin cami-i kebiri ilân ettikten sonra buraya büyük vakıflar, köyler vakfetti; bir kere İstanbul’daki bütün Hıristiyanların cizye vergilerini bu caminin geliri olarak vakfetti Fatih. Saray kapısına bakan duvarlar zayıf olduğu için Sinan bugün gördüğümüz pâyendeleri koydurdu. Kubbe defalarca tamir edildi… Bir kelime ile Ayasofya bugün ayakta ise Osmanlıların bu bakımı sayesindedir.

2.Mustafa Kemal’i Anadolu’ya İstanbul Hükümeti gönderdi I. Dünya Savaşı’ndan sonra İttihâd ve Terakki düştü; bütün kötülüklerin İttihâd ve Terakki’den geldiği düşünüldü. O zaman sarayın dikkati Mustafa Kemal’e döndü, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdiler. Erkân-ı Harbiye, Türkiye’de her şeye hâkimdi. İzzet Paşa,Atatürk’ü destekliyor, Pontus kargaşası dolayısıyla onu Samsun’a gönderdiler. Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal… Enver-Mustafa Kemal rekabeti Enver-Mustafa Kemal… Memleketi kurtarmak iddiasında olan iki genç subay. Yöntemleri de farklı değil. O zaman Enver gözde idi, padişahın kızıyla evlendi, harbiye nazırı oldu. Fakat Mustafa Kemal de aynı sıralardan geliyor, Enver’in rakibi. İki parlak erkân-ı harp subayının Türkiye’yi kurtarmak için rekabeti… O kadar ki, Mustafa Kemal, Anadolu harekâtını kontrol altına aldığı zaman (yani Sakarya’dan önce) Enver, Orta Asya’dan Kafkasya’ya geldi, Mustafa Kemal başarısız olursa Kurtuluş Savaşı’nın başına geçmek umuduyla. Sakarya dönüm noktasıdır; Mustafa Kemal Sakarya’yı kazanınca Enver çekildi, gitti.

3.Kriz, İnönü’yü gözden düşürdü Ata, yakınları ile Yalova’ya giderdi; Fethi (Okyar) Bey filân… Fethi Bey’in parti kurması orada kararlaştırıldı (Serbest Fırka). 1929-1930 dünya ekonomi buhranıyla birlikte Türkiye’de de sefalet hüküm sürüyor. Ekonomik kriz geldiğinde İnönü gözden düştü. Fethi Bey’e Atatürk, “Sen bu partinin başına geç.” diyor. Atatürk’ün bir sözü var: “Ben diktatör değilim, ama Türkiye’yi kalkındırmak için sıkı bir idare uyguluyorum, benden sonra bir diktatör gelmesin.” Atatürk o zaman partiler demokrasisine geçmeyi düşündü, Fethi Bey’in partisinin arkasındaydı ve İnönü’ye karşı olduğu için gelenekçi kitle yeni partiyi fırsat bilerek onun arkasında çoğunluk oluşturdular. Bunun üzerine Atatürk ‘irtica geliyor’ korkusuyla o partiyi lağvetti, Fethi Bey hiçbir direnç göstermedi, bir nevi danışıklı dövüştü zaten

4.Ermeni meselesinde Türk hükümetlerinin ihmali var: I. Dünya Harbi patlak verince, Ermeni komitecileri Rusya tarafında bir askerî birlik kurdular, bize karşı savaştılar. Erzincan’da, Erzurum’da, Van’da sabotajlarla, halkı ayaklandırmaya çalıştılar. Tabii Osmanlı hükümeti bazı tedbirler almak gereğini duydu, nihayet tehcire karar verdi. Ermenileri Kuzey Suriye ve Irak’a tehcire karar verince facia başladı. Zaten yol yok, vasıta yok. Ermeniler eşyalarını satıyor, altınları göğüslerine koyuyorlar, çoluk çocuk bu müşkül şartlar içinde yola koyuluyorlar. Ölümcül bir yolculuk. Doğu Anadolu’nun o dağlık, ıssız vadilerinden jandarma himayesinde yol alıyorlar. Eski düşmanları Kürtler baskın yapıyor. Soykırım belgesi olarak Halep’e gönderilmiş bir telgrafı öne sürerler, o sahtedir. Ermeniler, Türk hükümetlerinin ihmali yüzünden dünya kamuoyunu kazanmış durumdalar. Şimdi Kürt davasını da Batı dünyası benimsemiş görünüyor.

5.İlber Ortaylı, medyaya kendini fazla kaptırdı: İlber Ortaylı’yı 8-10 yaşlarından beri tanırım… Babası Kemal Bey, benim yakın dostumdu. Annesi DTCF’de Rusça hocası olarak uzun yıllar çalıştı, İlber’in Rusçası da oradan geliyor. İlber; genç yaşta her vadide çok okurdu. Büyük sosyalist nazariyeci Buharin’i okuduğunu hatırlarım. İlber’in talebeliği sırasında solcuların kalesi gibiydi SBF. Ağır basan ikinci ilgisi sanırım tiyatroydu. Zamanımızda İlber, Türkçeyi en güzel konuşanlar arasındadır. Gençliğinde turistlere rehberlik de yaptı, bütün Anadolu’yu gezdi. Tabii, öğrencim olarak ondan gurur duyuyorum. İlber’in medyaya kendini fazla kaptırmasını eleştiriyorum. Kendisi birkaç önemli kitap yazdı, ama ötesinde yapabileceği çok şeyler var.

6.Topkapı Sarayı’ndaki hazineler az daha satılıyordu: Cumhuriyet’in ilk yıllarında, hazineye gelir elde etmek için Topkapı Sarayı’nda bulunan imparatorluğun neredeyse bütün eşyalarının satış emri veriliyor. Topkapı Sarayı’nın ilk müze müdürü Tahsin Öz, “Konya’ya tamire gönderdim.” diyor. Tahsin Bey, hâlis bir Osmanlı beyefendisiydi, o kurtardı (sarayı). Çin’de yapılan son kültür devriminde eski Çin eserlerini imha etmişler, biliyor musunuz?

7.Eşimi de irticacı yaptılar: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra üniversite içinde birtakım mağdur yahut hırslı kimseler rakiplerine karşı komiteye birtakım jurnaller veriyorlar. Bu arada biz de payımızı aldık tabii. DTCF’de beni çekemeyenler var. Komiteye demişler ki: “Halil İnalcık’ın hanımı Şevkiye İnalcık -Arapça doçenti idi o zaman- Kur’an tercüme edilemez, ezan Arapçadan başka bir dille okunamaz gibi beyanlarda bulunuyor, mürtecidir.” Ve bizim hanımı 147’ler arasına kattılar, vazifesine son verdiler. Bana doğrudan doğruya diş geçiremediler.

8.Eyüp’e bir çapkının adı verildi: Bütün Osmanlı tarihi, Eyüp’teki mezarlıkta. Kutsal niteliği dolayısıyla bugün de birtakım insanlar orada aile mezarlığı kurmaya çalışıyor. 16. ve 17. yüzyıldan kalma güzel mermer mezar taşlarını toplayıp kenara koyuyorlar, orasını aile mezarlığı diye betondan bir duvarla çeviriyorlar. Görülmemiş bir barbarlık! O taşları alıp kenara atıyor, o taşları daha sonra Çingeneler alıp kırıyor. Tarihimiz şuursuzca tahrip ediliyor. Tepeye Piyer Loti diye çapkın bir Fransız subayın adını veriyoruz. Bu da başka bir bilinçsizlik, hafiflik…

9.Enstitü kurulsaydı Kürt meselesi çözülürdü: Milli Birlik Komitesi (27 Mayıs ihtilalinden sonra), Güneydoğu’da Kürt meselesi için bir toplantı düzenledi, orada hizmet görmüş valileri, ilgili kimseleri, emniyet müdürlerini filân çağırmışlar. Toplantıda Güneydoğu’nun meseleleri konuşuldu, ben bölge meselelerinin ilmî şekilde tespiti için bir Güneydoğu enstitüsü kurulmasını teklif ettim. Türkiye Cumhuriyeti’nin eskiden beri Doğu politikası tutucudur. 1960’ta bu enstitü kabul edilseydi, belki oradaki Kürt vatandaşlarla bir anlaşma zemini hazırlayabilirdik. Bugün dünyanın her tarafında Kürdoloji enstitüleri var.

10.27 Mayıs, albayların darbesi: DP’yi destekleyenler, bürokrasiden gelmeyen insanlardı, yani memur sınıfını temsil etmiyordu. Bürokratlar, maaşlarının enflasyonla değer kaybetmesini istemez, 1957’den itibaren enflasyon başladı. Menderes ve ekibi iktidarı ele aldıkları zaman İnönü’nün maaşları koruyan sıkı para politikasını terk ettiler, piyasaya bankalardan para akıttılar; köylüye bol bol kredi verildi ve bu çok büyük değişiklik yaptı. Köylü traktör almaya başladı, üretim arttı, hakikaten DP dönemi bir dönüm noktasıdır. Eski Osmanlı’dan gelen paşalar devri ve sıkıyönetim devri kapandı. Piyasaya, köylüye bol kredi enflasyonu getirdi. Enflasyon tabii memurların maaşlarını düşürdü, bürokratlar arasında subaylar da var. Tüm bürokratlar böyleydi; ama halk memnundu. DP din politikasında da müsamahalı bir politika güdüyordu. 27 Mayıs darbesi, devrimi, ne derseniz deyin, albayların yaptığı bir darbeydi. Türkiye’de devletten geçinenlerle halk çatışıyor Aslında Türkiye’de birbiriyle çatışan iki menfaat grubu var; birisi 1960 darbesini yapan bürokratlar, devletten geçinen sınıf; öbür tarafta onun dışında köylü, işçi, emeği ile çalışanlar. Bunlar daima seçimlerde karşı gruplardır. Son seçimlerde, Ecevit kuşkusuz bürokratlarla hareket eden, bürokratları temsil eden bir başbakandı, onların sloganını benimsiyordu: “İrtica var.” Çok abarttılar, bu abartma sonucu ne oldu? DP’nin 1950’deki gelişi gibi büyük bir çoğunluk AKP’yi iktidara getirdi. Benim bir tarihçi olarak yorumum budur. Tarihimizde 27 Mayıs bir dönüm noktasıdır, idamları unutmuyor halk. Sonradan halk ne yaptı? Menderes’in abidesini diktiler.

Halilİ nalcık, 15.10.2005 11:05 aktifhaber.com
http://www.aktifhaber.com/bunlar-tarih-kitaplarinda-yazmaz-50576h.htm,erişim;15.10.2005

Yavuz bile orduya söz geçirememişti

Osmanlı tarihinin en sert ve en büyük komutanlarından biri olan Yavuz Sultan Selim bile orduya söz geçiremeyip, İran seferini tamamlayamamıştı. Tahta geçme sistemindeki belirsizlik yüzünden Osmanlı tarihindeki en ilginç taht mücadelelerinden biri İkinci Bayezid ile oğlu Yavuz unvanlı Şehzâde Selim arasında yaşanmıştı. Osmanlı tarihinde ilk defa bir evlat, babasını askerin zoruyla tahttan indirip yerine hükümdar seçilmişti. Yavuz Sultan Selim isyan edip başarılı olan ilk ve son şehzâde, İkinci Bayezid de İstanbul başkent olduktan sonra zorla tahttan indirilen ilk padişah oldu. Erhan Afyonu,Akşam, 07.08.2011 Devamını oku

Osmanlı Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde İtici Güçler

Roma İmparatorluğunu bir yana bırakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğundan başka hiçbir imparatorluk dünyanın üç kıtasında 600 yıla yakın bir zaman hüküm sürmemiştir. Bu devletin tarih sahnesinde nasıl ortaya çıkmış olduğu meselesi oldukça yakın zamanlara kadar bilim çevrelerine dahi meçhul kaldığı gibi, bugün bile geniş çevrelerde layıkıyla bilinmemektedir.

Malazgirt ve Kürtler *

Malazgirt Savaşı’nda Mervânî Emirliği Türkler’le ittifak yaptığı için değil, Selçuklular’a tâbi olduğu için muharebeye asker göndermişti
Aysel Tuğluk, “Türkler, Malazgirt Savaşı’nı Kürtler’in desteğiyle kazanmışlardır. Anadolu içlerine doğru yönelirken Kürtler’le ittifak içinde olmayı başarıları için zorunlu görmüşlerdir” şeklinde bir beyanatta bulundu.
Malazgirt Savaşı’nın sonucuna tesir edecek büyüklükte olmasa da Kürtler bu savaşta Selçuklu bayrağı altında savaşmışlardır. Ancak burada bir ittifak söz konusu değildir. Kürtler, Mervânî Emirliği Selçuklular’a tâbi olduğu için Malazgirt Savaşı’na katılmışlardır. Anadolu’nun içlerine ilerlerken de başarı için bir ittifak yapılmamış, Anadolu’yu kısa sürede Türkmenler fethetmişlerdir.

150 yıl önce hangi Avrupa başkentinde Müslüman vardı? *

150 yıl önce Avrupa’da bir tane bile Müslüman yokken, Osmanlı topraklarında her dinden insan özgürce yaşamıştı.
ABD Temsilciler Meclisi Türkiye’den “ülkedeki Hristiyanlar’ın haklarına tam olarak saygı göstermesini” isteyen bir teklifi görüştü.
Amerikalı vekiller acaba 150 yıl önce Viyana, Paris, Madrid gibi Avrupa başkentlerinde bir tane Müslüman yokken, 150 yıl önce de, 450 yıl önce de Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde her din ve mezhepten insanların Müslümanlarla birlikte yaşadığını biliyorlar mı?

Search
Advertisement
Uyarı
Yayınlanan yazıların tüm hakları 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun telif haklarına ilişkin hükümlerine göre Hamit Hayal’e aittir.Alıntı yapılan yazı, alıntı yapılan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir
Yazılarımızın bir kısmına Facebook sayfamızdan da ulaşabilirsiniz
Sayfalar
Son Yazılar
Slideshow
Gallery
1974 1975 4_0 3_0 2_0 6
memurlar.net
Tarihte Bugün

Tarihte Bugün v.8.0
NewStatPress
Visits today: _
UserOnline
1 User Browsing This Page.
Users: 1 Guest
Arşivler
Son Yorumlar