Archive for the ‘Basında tarih’ Category

Tarihi gerçekler doğru yazılmalı

SAPTIRILAN İKİ GERÇEK VAR

Türkiye’de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı’yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek…

OSMANLI-ATATÜRK MÜNAKAŞASI...

Konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı’yı, Atatürk’le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur. Türkiye’de gerçek tarihin yazılması için engeller var mı? Bazı tarih gerçeklerini yazan tarihçinin başı belaya girer mi? soruları hâlâ halkımızın çok ilgisini çekiyor. Bir kısım vatandaşlarımız, tarih gerçeklerinin çarpıtılarak kendilerine öğretildiği veya telkin edildiği duygusu ile rahatsız oluyor. Hâsılı bu konu, gündemden düşmüyor… Resmî tarih ile gerçek tarih çelişiyor mu? muammâsını çözümlemek için, resmî tarihin ne idüğünün iyi açıklanması gerekir. Efendim resmî denen tarih, tarih üzerinde, o devletin görüşüdür. Bu görüş, devlet rejiminin geçmişe bakış üslûbudur. Bu üslûb içerisinde, rejimin güç kazanacağı veya gücünü koruyacağı farzedilmiştir…
GERÇEKLER YAZILMALI

Resmî tarih, demokrasi dışı rejimlerle yönetilen devletlerde amansızdır. Aykırı bir şey yazanın başı belâya girebilir. Demokrasilerde böyle şey olmaz. Her türlü tarih gerçeği açıklanabilir. Ama demokrasilerin de bir resmî tarihi vardır, sadece ilk ve orta öğretimde geçerlidir. Zira geleceği simgeleyen çocukları, kendi felsefesine göre yetiştirmek, demokrasilerde bile, devletin sadece hakkı değil, görevi de sayılmıştır. Demokrasilerde bu iş üniversitelere, akademilere, tarih yayınlarına uzanamaz. Profesör, akademisyen, uzman tarihçisi, istisnasız bütün gerçekleri yazabilir. Ama bunun bile sınırlaması olduğu görülürNasıl bir sınırlama? Tarihin bir üslûb içinde kaleme alınması gerekir. Zira tarih elbette en önemli soysal ilimdir. Ama Herodot’tan bu yana 2.500 yıldır, aynı zamanda edebiyatın bir türüdür. Tarih araştırıcısı ile gerçek tarihçinin farkı büyüktür. Olayları, kitlelerde patlama oluşturmayacak şekilde sunmak, bir kalem hüneridir. Diğer bir sınırlama bilhassa son dönemler için geçerlidir. En demokrat devletler, meselâ İngiltere, bazı tarih belgelerini ilim adamlarına açmazlar. Son asrın, hattâ son bir buçuk asrın gizli istihbarat belgelerini, ünlü BİS (British İntelligence Service) arşivini inceleyemezsiniz. Türkiye’de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı’yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek… Buna bugün bazı vatandaşlarımız çok kızıyorlar. Ama bu gelişme, pek çok demokrat ülkenin tarihinde vuku buldu. Türkiye’ye mahsus değildir. Eski rejimin kötü taraflarını abartarak göstermek, yeni rejimi savunmak için şart sayıldı. Resmî tarih görüşüne ilk ilmî başkaldırı, 1941 yılında, Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan gibi Köprülü ekolünden çok büyük bir tarihçi tarafından, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası’ndaki büyük bir makale ile yapıldı. 1941 yılında Ankara’dan küçük bir memurun telefonu ile İstanbul’da gazeteler kapatılıyordu. Bu bakımdan Prof. Barkan’ı, saygıyla ve rahmetle anıyorum. Üstelik o zaman üniversiteler, milli eğitim bakanlığının emrinde idi. Prof. Barkan bir zarar görmedi. Üstelik hemen o yıllarda Hasan Âli Yücel, doğrusu resmî tarihle hiç ilgisi olmayan İbnülemin Mahmud Kemal İnal üstâdımızın kapital eserlerini, Devlet yayını olarak neşretti. Demek sıkı rejimlerde bile, doğru bir üslûp içinde uzman, yetenekli kalemler yetişti. Ama Atatürk aleyhine, Türk milletinin en az üçte ikisini inciten, üstelik birçoğu uydurma veya abartılmış şeyler yayınlandı. Atatürk konusunda yasa çıkartıldı. Benim bildiğim kadarıyla tek kişi hakkında yasa, hukukun genel kurallarına aykırıdır. Zira Atatürk’ü incelemek, hakkında hüküm vermek tarihçinin işidir. O dönem Dünya tarihini bilmeyen bir kişi, bu işi asla yapamaz. Yanılgıdan yanılgıya düşer. Bütün Türk büyükleri için yazılan haksız yazılar ve eleştiriler, millî vicdâna çarpar. Hür irademle yazdım Binâenaleyh bugün tarihçinin tarih gerçeklerini yazamayacağı iddiasını ben kabul etmem. Zaten hiçbir zaman kabul etmedim. Aslâ gerçeklerden ve kaynaklardan ayrılmaksızın, her tarih konusunu, istediğim gibi, hür irâdemle yazdım. Bu hususta çekinen, korkan tarihçilerimiz varsa -ki vardır- bizi ilgilendirmez. Ama kalemi eline alan, hele ilim alanında bulunan bir kişinin, şu veya bu korkuya kapılmasını sempatiyle karşılamam. Bu korkunun da geniş ölçüde menfaat duygusundan ibaret bulunduğunu söyleyebilirim… İlim ve tefekkür, korkusuz kalemlerle ilerler. 6. asırda korkusuz bir Bizans tarihçisi olmasaydı biz bugün İmparatoriçe Teodora’nın biyografisini bilemezdik. Bu işin münakaşasını günümüz Türkiye’sinde yapmak, bana çok küçültücü geliyor… Kaldı ki, bugün milletten saklanan bir tarih sırrı olmadığını açıkça söyleyebilirim. Saptırmalar, ideolojik çarpıtmalar elbette vardır. Ancak, gerçekler kendini belli eder. Kitleler ve insanlar asla uzun müddet için kandırılamaz. İnsanoğlu denen üstün yaratık, olağan üstü meraklı bir varlıktır. Gerçeği öğrenmek için elinden geleni yapar… Çok açık söylemek gerekirse, konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı’yı beğenmek, aslâ Atatürk’ü beğenmemeyi gerektirmez. Osmanlı’yı, Atatürk’le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur. Üçüncü Selim olmaksızın Osmanlı generali Mustafa Kemal Paşa’nın aslâ Atatürk şeklinde oluşamayacağı fikrine, sanırım her tarafsız ve yetenekli tarihçi katılır. Atatürk’ü dışlayarak Osmanlı’yı sunmak, hem ilim dışıdır, hem millî vicdanca kabul görmez. Bunun gibi Osmanlı’yı dışlamak, küçültmek, hele ona hakaret etmek, ilim ve akıl bakımından sapık bir tutumdur. Osmanlı’ya karşı böyle davranan bir yayın organı ciddi tiraj kaybeder. Bir parti büyük oy yitirir. Zira yalan, yalancıya geri döner. Onun içindir ki büyük devlet ve fikir adamları, katı gerçeklikleriyle tarihe geçmişlerdir. Şimdi ben bu yazıyı yazdığım için hiçbir zarara uğramayacağım. Sadece yazımı beğenen ve beğenmeyen okuyucularım fikirlerini belirtecekler, bu da onların en tabiî hakkıdır. Bilmem, tarihi doğru yazmak meselesini çoktan aştığımızı ifâde edebildim mi?.. 14.01.2012

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yilmaz-oztuna/520815.aspx,erişim:12.01.2012

Osmanlı Tarihinde bilimin adı yok mu?

Üstad Necip Fazıl'ın hafızalarımıza kazınan harika mısraı: "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!" Meğer ki inanıyormuşuz… Nasıl mı? Osmanlı tarihi araştırmalarında genellikle Osmanlı'nın büyük hükümdarlarından, fatihlerinden, büyük sanatkarlarından, mimari ve estetik eserlerinden bahsedilir. Ama her nedense, Osmanlı'nın ilmî çalışmalarından bahseden çok az araştırma vardır. Hatta tam tersine, yobazca bir tavırla ilmin teknik gelişmelerine, (mesela matbaa) karşı çıkışlarıyla hatırlarız Osmanlıyı. Bu intiba bizde öyle yer etmiştir ki, eğitim hayatımız boyunca edindiğimiz yanlış veya eksik bilgilerin öyle tesiri altındayızdır ki, bu "teferruat" üzerine sanki psikolojik bir "ket vurma" yaşarız. Çünkü "Osmanlı'da ilmî çalışmalara önem verilmemiştir" gibi bir ön kabule sahibizdir. Read the rest of this entry »

Bana soyadını söyle…

Nereden geliyor hepimizin ikinci isimleri… Dönüp başa baktığımızda, her zamanki adaletsizliğin soyadlarımızda da olduğunu görüyoruz. Önce elitlere ve asil ailelere, yağlı ballı soyadları dağıtıldı. Sonra kalan siyah Türklere ise verilen listeden ne denk gelirse o soyadı olarak takıldı. Çok tuhaf olanlar da buradan yadigar kaldı: Yalak Memeci, Hıyarcı, Dönek, Sıçan, Korkak Kıro, Kalça, Damızlık, Angut, Eşekcanbazı, Öküz, Tavuk, Gıcık, Öldürür, Şebek. Ülkemizde ışık hızıyla değişen gündemi örneklemek için hep şu örneği verirdim. ‘Bizdeki bir haftalık gündemle Norveç bir yıl idare eder.’ Sanki birileri duymuş olacak ki Norveç de, Güney ülkelerinin bir türlü başlarını alamadıkları terör belasına çattı. Şimdi mutlu ve huzurlu Kuzey ülkesi de bizim gibi diken üstünde uyuyacak. Ne yazık… Bu hafta izninizle akıp giden gündemin biraz dışına çıkayım. Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuya gireyim.Devamını oku

Bunlar tarih kitaplarıında yazmaz

Bernard Lewis “Köprülü ve Barkan zamanının büyük âlimiydiler, Halil İnalcık tüm zamanların büyük âlim demişti. İnalcık, öyle açıklamalar yaptı ki yer yerinden oynar…Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı dönemi ve Türkiye’nin siyaset hayatına yön veren simalarla ilgili açıklamalarıyla gündem oluşturacak. Bernard Lewis’in “Köprülü ve Barkan zamanının büyük âlimiydiler, Halil İnalcık tüm zamanların büyük âlimi…” dediği tarihçinin Fatih, Atatürk, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Bülent Ecevit gibi devlet adamlarıyla ilgili sözleri hayli tartışılacağa benziyor. Tarih kitaplarında yazmayan, hatıralarda yer almayan pek çok olay da ilk kez İnalcık’ın açıklamalarıyla tarihe geçiyor. 86 yıllık ömrüne onlarca kitap, yüzlerce makale sığdıran; hayatını bir medeniyeti siyasi ve ekonomik olarak tahlil etmeye adayan İnalcık’ın Emine Çaykara ile yaptığı nehir söyleşi, bugün ‘Tarihçilerin Kutbu’ adıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan piyasaya çıkıyor. Söyleşide, Osmanlı’ya ve Cumhuriyet dönemine ilişkin pek çok bilinmeyen konuya değinen İnalcık, Fatih’in annesinin Hıristiyan olduğunu, Mustafa Kemal’in Saray tarafından Samsun’a gönderildiğini söylüyor. İnalcık’ın ilginç bir iddiası da Cumhuriyet’in ilk yıllarında,hazineye gelir elde etmek için Topkapı Sarayı’ndaki tarihi eşyanın satılması emrinin verilmesi. 27 Mayıs ihtilalinin ekonomik sıkıntı çeken albayların işi olduğunu iddia eden İnalcık, Kürt meselesi hakkında da ilginç bilgiler veriyor. İnalcık kitapta, yakın dostları ve ailesiyle ilgili sırları da anlatıyor. ‘Medyaya konuşmak yerine makale yazmayı’ tercih eden İnalcık’ın kitabı, şüphesiz pek çok tartışmayı da beraberinde getirecek. İnalcık’ın söyledikleri bugüne kadar tarih ilminde hep doğru kabul edildi. Meslektaşlarının bu açıklamaları nasıl karşılayacağı ise merak konusu.

İşte İnalcık Hoca’nın kitabından ilginç başlıklar.
1.Türkler olmasaydı Ayasofya yerle bir olurdu: Türkler büyük masraflarla devamlı tamir yapmasaydı bugün Ayasofya Camii çoktan yerle bir olurdu. Fatih, Ayasofya’yı şehrin cami-i kebiri ilân ettikten sonra buraya büyük vakıflar, köyler vakfetti; bir kere İstanbul’daki bütün Hıristiyanların cizye vergilerini bu caminin geliri olarak vakfetti Fatih. Saray kapısına bakan duvarlar zayıf olduğu için Sinan bugün gördüğümüz pâyendeleri koydurdu. Kubbe defalarca tamir edildi… Bir kelime ile Ayasofya bugün ayakta ise Osmanlıların bu bakımı sayesindedir.

2.Mustafa Kemal’i Anadolu’ya İstanbul Hükümeti gönderdi I. Dünya Savaşı’ndan sonra İttihâd ve Terakki düştü; bütün kötülüklerin İttihâd ve Terakki’den geldiği düşünüldü. O zaman sarayın dikkati Mustafa Kemal’e döndü, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdiler. Erkân-ı Harbiye, Türkiye’de her şeye hâkimdi. İzzet Paşa,Atatürk’ü destekliyor, Pontus kargaşası dolayısıyla onu Samsun’a gönderdiler. Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal… Enver-Mustafa Kemal rekabeti Enver-Mustafa Kemal… Memleketi kurtarmak iddiasında olan iki genç subay. Yöntemleri de farklı değil. O zaman Enver gözde idi, padişahın kızıyla evlendi, harbiye nazırı oldu. Fakat Mustafa Kemal de aynı sıralardan geliyor, Enver’in rakibi. İki parlak erkân-ı harp subayının Türkiye’yi kurtarmak için rekabeti… O kadar ki, Mustafa Kemal, Anadolu harekâtını kontrol altına aldığı zaman (yani Sakarya’dan önce) Enver, Orta Asya’dan Kafkasya’ya geldi, Mustafa Kemal başarısız olursa Kurtuluş Savaşı’nın başına geçmek umuduyla. Sakarya dönüm noktasıdır; Mustafa Kemal Sakarya’yı kazanınca Enver çekildi, gitti.

3.Kriz, İnönü’yü gözden düşürdü Ata, yakınları ile Yalova’ya giderdi; Fethi (Okyar) Bey filân… Fethi Bey’in parti kurması orada kararlaştırıldı (Serbest Fırka). 1929-1930 dünya ekonomi buhranıyla birlikte Türkiye’de de sefalet hüküm sürüyor. Ekonomik kriz geldiğinde İnönü gözden düştü. Fethi Bey’e Atatürk, “Sen bu partinin başına geç.” diyor. Atatürk’ün bir sözü var: “Ben diktatör değilim, ama Türkiye’yi kalkındırmak için sıkı bir idare uyguluyorum, benden sonra bir diktatör gelmesin.” Atatürk o zaman partiler demokrasisine geçmeyi düşündü, Fethi Bey’in partisinin arkasındaydı ve İnönü’ye karşı olduğu için gelenekçi kitle yeni partiyi fırsat bilerek onun arkasında çoğunluk oluşturdular. Bunun üzerine Atatürk ‘irtica geliyor’ korkusuyla o partiyi lağvetti, Fethi Bey hiçbir direnç göstermedi, bir nevi danışıklı dövüştü zaten

4.Ermeni meselesinde Türk hükümetlerinin ihmali var: I. Dünya Harbi patlak verince, Ermeni komitecileri Rusya tarafında bir askerî birlik kurdular, bize karşı savaştılar. Erzincan’da, Erzurum’da, Van’da sabotajlarla, halkı ayaklandırmaya çalıştılar. Tabii Osmanlı hükümeti bazı tedbirler almak gereğini duydu, nihayet tehcire karar verdi. Ermenileri Kuzey Suriye ve Irak’a tehcire karar verince facia başladı. Zaten yol yok, vasıta yok. Ermeniler eşyalarını satıyor, altınları göğüslerine koyuyorlar, çoluk çocuk bu müşkül şartlar içinde yola koyuluyorlar. Ölümcül bir yolculuk. Doğu Anadolu’nun o dağlık, ıssız vadilerinden jandarma himayesinde yol alıyorlar. Eski düşmanları Kürtler baskın yapıyor. Soykırım belgesi olarak Halep’e gönderilmiş bir telgrafı öne sürerler, o sahtedir. Ermeniler, Türk hükümetlerinin ihmali yüzünden dünya kamuoyunu kazanmış durumdalar. Şimdi Kürt davasını da Batı dünyası benimsemiş görünüyor.

5.İlber Ortaylı, medyaya kendini fazla kaptırdı: İlber Ortaylı’yı 8-10 yaşlarından beri tanırım… Babası Kemal Bey, benim yakın dostumdu. Annesi DTCF’de Rusça hocası olarak uzun yıllar çalıştı, İlber’in Rusçası da oradan geliyor. İlber; genç yaşta her vadide çok okurdu. Büyük sosyalist nazariyeci Buharin’i okuduğunu hatırlarım. İlber’in talebeliği sırasında solcuların kalesi gibiydi SBF. Ağır basan ikinci ilgisi sanırım tiyatroydu. Zamanımızda İlber, Türkçeyi en güzel konuşanlar arasındadır. Gençliğinde turistlere rehberlik de yaptı, bütün Anadolu’yu gezdi. Tabii, öğrencim olarak ondan gurur duyuyorum. İlber’in medyaya kendini fazla kaptırmasını eleştiriyorum. Kendisi birkaç önemli kitap yazdı, ama ötesinde yapabileceği çok şeyler var.

6.Topkapı Sarayı’ndaki hazineler az daha satılıyordu: Cumhuriyet’in ilk yıllarında, hazineye gelir elde etmek için Topkapı Sarayı’nda bulunan imparatorluğun neredeyse bütün eşyalarının satış emri veriliyor. Topkapı Sarayı’nın ilk müze müdürü Tahsin Öz, “Konya’ya tamire gönderdim.” diyor. Tahsin Bey, hâlis bir Osmanlı beyefendisiydi, o kurtardı (sarayı). Çin’de yapılan son kültür devriminde eski Çin eserlerini imha etmişler, biliyor musunuz?

7.Eşimi de irticacı yaptılar: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra üniversite içinde birtakım mağdur yahut hırslı kimseler rakiplerine karşı komiteye birtakım jurnaller veriyorlar. Bu arada biz de payımızı aldık tabii. DTCF’de beni çekemeyenler var. Komiteye demişler ki: “Halil İnalcık’ın hanımı Şevkiye İnalcık -Arapça doçenti idi o zaman- Kur’an tercüme edilemez, ezan Arapçadan başka bir dille okunamaz gibi beyanlarda bulunuyor, mürtecidir.” Ve bizim hanımı 147’ler arasına kattılar, vazifesine son verdiler. Bana doğrudan doğruya diş geçiremediler.

8.Eyüp’e bir çapkının adı verildi: Bütün Osmanlı tarihi, Eyüp’teki mezarlıkta. Kutsal niteliği dolayısıyla bugün de birtakım insanlar orada aile mezarlığı kurmaya çalışıyor. 16. ve 17. yüzyıldan kalma güzel mermer mezar taşlarını toplayıp kenara koyuyorlar, orasını aile mezarlığı diye betondan bir duvarla çeviriyorlar. Görülmemiş bir barbarlık! O taşları alıp kenara atıyor, o taşları daha sonra Çingeneler alıp kırıyor. Tarihimiz şuursuzca tahrip ediliyor. Tepeye Piyer Loti diye çapkın bir Fransız subayın adını veriyoruz. Bu da başka bir bilinçsizlik, hafiflik…

9.Enstitü kurulsaydı Kürt meselesi çözülürdü: Milli Birlik Komitesi (27 Mayıs ihtilalinden sonra), Güneydoğu’da Kürt meselesi için bir toplantı düzenledi, orada hizmet görmüş valileri, ilgili kimseleri, emniyet müdürlerini filân çağırmışlar. Toplantıda Güneydoğu’nun meseleleri konuşuldu, ben bölge meselelerinin ilmî şekilde tespiti için bir Güneydoğu enstitüsü kurulmasını teklif ettim. Türkiye Cumhuriyeti’nin eskiden beri Doğu politikası tutucudur. 1960’ta bu enstitü kabul edilseydi, belki oradaki Kürt vatandaşlarla bir anlaşma zemini hazırlayabilirdik. Bugün dünyanın her tarafında Kürdoloji enstitüleri var.

10.27 Mayıs, albayların darbesi: DP’yi destekleyenler, bürokrasiden gelmeyen insanlardı, yani memur sınıfını temsil etmiyordu. Bürokratlar, maaşlarının enflasyonla değer kaybetmesini istemez, 1957’den itibaren enflasyon başladı. Menderes ve ekibi iktidarı ele aldıkları zaman İnönü’nün maaşları koruyan sıkı para politikasını terk ettiler, piyasaya bankalardan para akıttılar; köylüye bol bol kredi verildi ve bu çok büyük değişiklik yaptı. Köylü traktör almaya başladı, üretim arttı, hakikaten DP dönemi bir dönüm noktasıdır. Eski Osmanlı’dan gelen paşalar devri ve sıkıyönetim devri kapandı. Piyasaya, köylüye bol kredi enflasyonu getirdi. Enflasyon tabii memurların maaşlarını düşürdü, bürokratlar arasında subaylar da var. Tüm bürokratlar böyleydi; ama halk memnundu. DP din politikasında da müsamahalı bir politika güdüyordu. 27 Mayıs darbesi, devrimi, ne derseniz deyin, albayların yaptığı bir darbeydi. Türkiye’de devletten geçinenlerle halk çatışıyor Aslında Türkiye’de birbiriyle çatışan iki menfaat grubu var; birisi 1960 darbesini yapan bürokratlar, devletten geçinen sınıf; öbür tarafta onun dışında köylü, işçi, emeği ile çalışanlar. Bunlar daima seçimlerde karşı gruplardır. Son seçimlerde, Ecevit kuşkusuz bürokratlarla hareket eden, bürokratları temsil eden bir başbakandı, onların sloganını benimsiyordu: “İrtica var.” Çok abarttılar, bu abartma sonucu ne oldu? DP’nin 1950’deki gelişi gibi büyük bir çoğunluk AKP’yi iktidara getirdi. Benim bir tarihçi olarak yorumum budur. Tarihimizde 27 Mayıs bir dönüm noktasıdır, idamları unutmuyor halk. Sonradan halk ne yaptı? Menderes’in abidesini diktiler.

Halilİ nalcık, 15.10.2005 11:05 aktifhaber.com
http://www.aktifhaber.com/bunlar-tarih-kitaplarinda-yazmaz-50576h.htm,erişim;15.10.2005

Malazgirt ve Kürtler *

Malazgirt Savaşı’nda Mervânî Emirliği Türkler’le ittifak yaptığı için değil, Selçuklular’a tâbi olduğu için muharebeye asker göndermişti
Aysel Tuğluk, “Türkler, Malazgirt Savaşı’nı Kürtler’in desteğiyle kazanmışlardır. Anadolu içlerine doğru yönelirken Kürtler’le ittifak içinde olmayı başarıları için zorunlu görmüşlerdir” şeklinde bir beyanatta bulundu.
Malazgirt Savaşı’nın sonucuna tesir edecek büyüklükte olmasa da Kürtler bu savaşta Selçuklu bayrağı altında savaşmışlardır. Ancak burada bir ittifak söz konusu değildir. Kürtler, Mervânî Emirliği Selçuklular’a tâbi olduğu için Malazgirt Savaşı’na katılmışlardır. Anadolu’nun içlerine ilerlerken de başarı için bir ittifak yapılmamış, Anadolu’yu kısa sürede Türkmenler fethetmişlerdir.

150 yıl önce hangi Avrupa başkentinde Müslüman vardı? *

150 yıl önce Avrupa’da bir tane bile Müslüman yokken, Osmanlı topraklarında her dinden insan özgürce yaşamıştı.
ABD Temsilciler Meclisi Türkiye’den “ülkedeki Hristiyanlar’ın haklarına tam olarak saygı göstermesini” isteyen bir teklifi görüştü.
Amerikalı vekiller acaba 150 yıl önce Viyana, Paris, Madrid gibi Avrupa başkentlerinde bir tane Müslüman yokken, 150 yıl önce de, 450 yıl önce de Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde her din ve mezhepten insanların Müslümanlarla birlikte yaşadığını biliyorlar mı?

Search
Advertisement
Uyarı
Yayınlanan yazıların tüm hakları 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun telif haklarına ilişkin hükümlerine göre Hamit Hayal’e aittir.Alıntı yapılan yazı, alıntı yapılan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir
Yazılarımızın bir kısmına Facebook sayfamızdan da ulaşabilirsiniz
Sayfalar
Son Yazılar
Slideshow
Gallery
1974 1975 4_0 3_0 2_0 6
memurlar.net
Tarihte Bugün

Tarihte Bugün v.8.0
NewStatPress
Visits today: _
UserOnline
1 User Browsing This Page.
Users: 1 Guest
Arşivler
Son Yorumlar